| Otuz Yaş Düşünceleri |
|
|
|
| Alper Şirvan tarafından yazıldı. |
| Çarşamba, 28 Ocak 2004 00:00 |
|
Bazı hafta sonları belediye otobüsüne binip şehri geziyorum. Yine böyle bir gezide bindiğim belediye otobüsü, güzergâhı gereği Uludağ Üniversitesi’ne kadar gitti. Şöyle bir düşündüm de... Üniversiteden mezun olalı tam dokuz yıl olmuş; dile kolay, tam dokuz yıl... Otobüsün camından gördüğüm gençler, şimdilerde benim için uzak hatıralardan öte yaşaması mümkün olmayan günleri hafızama teğet geçirdiklerinde, zamanın geçtiğinin farkına varmak, içime henüz tarif edemediğim bir duygunun buğusunu doldurdu adetâ... İki ay evvel otuz yaşımdan gün almaya başladım. On beş ile otuz yaş arası dönemin bir insan için, insanın geleceğinin belirginleşmesi adına çok önemli bir dönem olduğunu idrâk etmek, ister istemez insanı, hayatına şöyle bir bakmaya zorluyor. O yılları düşünüyorum; hayata tutunacağı dalı iyi belirlemiş ve hedefine kilitlenmiş o zamanki ben, bugünkü kendisini ve geldiği noktayı görebilseydi, ne yapardı diye aklımdan geçmiyor değil... Hayata daha çok mu asılırdı, yoksa “inceldiği yerden kopsun” diyerek her şeyi bırakır mıydı; bilemiyorum. İnsanın otuz yaşına gelene kadar yaşadığı dönem, geleceğine dâir her şeyin olup bittiği ama çoğunlukla değeri ve önemi yıllar geçtikten sonra anlaşılan bir dönemdir hakikatten... İnsan bu dönemde “bir baltaya sap olmaya” çalışır ya da çalıştırılır; bu dönemde nasibince âşık olur gerçek manâda, gerçekten bu dönemde sevilir yine nasibince; bu dönemde “eve ekmek götürmeyi” öğrenir ve bütün bunları yaşarken türlü sancılarla kıvranır insan... Ben bunu hep bir bina inşâ edip bitince de içine girip oturmaya benzetirim. Kâh bilinçli, kâh bilinçsiz her insan kendince bir bina, bir kişilik ve bunun çerçevesinde bir yaşama biçimi oluşturur kendine... İşte bu yüzden birini sevmeye ve biriyle bir hayatı paylaşmaya en yatkın dönemdir bu dönem... Zira insan, henüz nasıl bir binada yaşayacağına dair _bilerek ya da bilmeden_ kesin hatlar çizmek bir yana her geçen gün biraz daha zorlaşan “hayatı inşâ etme” işini “birlikte yapmak” için bir ortak arayışındadır. Bu yüzden insanın yüreğine daha kolay bahar gelir bu yıllarda... Yıllar geçtikçe en azından geçmişte olduğu gibi birilerine “deli gönlünü” bağlamayı başaramaz insanoğlu... Kimbilir belki de gönül artık eskisi gibi “deli” değildir ya da binbir emek vererek oluşturduğu binasında “tadilat” yapmaktan ürker insan... O aşamadan sonra herkesinki gibi bir hayatı herkes gibi yaşayabilmek için çok az seçeneği kalmıştır artık... Ya “kaybettiği yılları tekrar yaşayabilmek adına (buna bazıları “aşkı için” de diyebilir)” sonu yıkıma kadar gidebilecek teslimiyetçi bir “tadilata” girişecek, ya da henüz kendi binasını oluşturmamış “eşinin” peşine düşecektir; tabi bulabilirse... İnsan, gayri ihtiyari gerçekleştirdiği bu davranışının farkına yıllar sonra varır mı; bilinmez. “Okumanın yaşı yoktur, aşkın yaşı yoktur, kariyer yapmanın yaşı yoktur, baba olmanın yaşı yoktur (biyoloji ilmi izin verse anne olmanın da yaşı olmayacağını söyleyebileceklerdir) vs. vs.” türü cümleleri çok duymuşsunuzdur, hayatın görülmek istenmeyen hakikati bunun tam tersini gösterse de... Hayatı, tabanı hazır verilmiş bir üçgeni tamamlar gibi yaşar insanoğlu... Önce yukarı doğru çıkmaya başlar; doğar, büyür, meslek edinir ve çıkabileceği en üst noktaya çıkar ve o noktadan sonra iniş başlar. Bu inişin çıkıştan en önemli farkı, bakış açısının değişmiş olmasıdır. Toyluğun getirdiği kaçınılmaz heyecan ve âni hamlelerin yerini tecrübenin doğurduğu düşünce yapısı alır. “Bozulursa yeniden yaparım” diyemez artık insan, “cahil cesaretinden” eser yoktur artık; çünkü zamanın akışı “ya tutarsa” demekten alıkoyar insanı... Öğrenme kapasitesi ile ilgili çok hoş bir benzetme vardır. İnsanın öğrenme kabiliyeti zeytin ağacının altına serilmiş çarşafa benzetilir. İlk zamanlarda ağaçtan düşen her zeytin tanesi çarşafı bulur fakat zaman geçtikçe çarşaf küçülür ve çarşafa düşen zeytinler de azalır. Yedi yaşında birinin okuma-yazmayı öğrenmesiyle, yetmiş yaşındaki birinin öğrenmesi arasında fark olmaması düşünülebilir mi? Hâsılı zaman pervasızca hükmünü sürerken, bize düşen ona direnmeye çalışmak yerine “ânı yaşayarak” elimizden geldiğince “demiri tavında dövmeye çalışmak” galiba... Yaşamak, olması gereken zamanda güzeldir. 28.Ocak.2004Kaplıkaya/Bursa Bu Eser 87 Kere Okundu |
Üyelik
Kimler Çevrimiçi?
Şu anda 22 konuk çevrimiçiHangi Üye Çevrimiçi?
YokSon 2 Yorum
- Hayata Dokunmak
Teşekkür ederim. :-)
25.07.10 03:03
Yazan Alper Şirvan - Hayata Dokunmak
her zaman olduğu gibi sözler önce yüreğinden,sonr ...
22.07.10 10:54
Yazan Yeliz
Anket
Hüseyin Şirvan'dan...
|
Elli Beş Yıl Sonra Kanatlar’da |
| Hüseyin Şirvan | |
En Çok Okunan 5 Eser
RSS
Feed Entries 
































