Dezavantajlıların Sitesi

 

Hayata Dahiliz Biz

 

Dinle Kalbimi

 

Sizi "Sayıyoruz"

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün29
mod_vvisit_counterDün444
mod_vvisit_counterBu Hafta1332
mod_vvisit_counterGeçen Hafta2844
mod_vvisit_counterBu Yıl4176
mod_vvisit_counterGeçen Ay1335
mod_vvisit_counterHepsi101161

Şu anda: 1 ziyaretçi, 1 bots çevrimiçi
Your IP: 38.107.191.86
 , 
Bugün: Mar 12, 2010
Günümüzde "Sağ" ve "Sol" PDF Yazdır E-posta
Yazar Alper Şirvan   
Çarşamba, 02 Eylül 2009 00:45

“Sağcılık-solculuk” kavramını oraya atan batı, kabaca şöyle bir tasnif yapmıştır:

Solculuk: Emekten yana olmak, sermayeye (tam karşı olanları da içinde barındırmakla birlikte) mesafeli olmak…

Sağcılık: Patrondan ve sermayeden yana olmak, gelişmenin ancak böyle mümkün olacağını savunmak, emek kavramına duyarsızlık…

Dikkat ederseniz, bu tasnifte “din, vatanseverlik, milliyetçilik” gibi kavramlar yok. Bu tasnif ülkemizde böyle yapılsaydı, acaba Türkiye gibi gelir seviyesi düşük, “emeğiyle” hayatını kazanmaya çalışanların çoğunlukta olduğu bir ülkede durum ne olurdu, düşünmek lazım…

Bizdeki tasnif, kabaca ve özetle söylersek, nasıl yapıldı peki:

Solculuk: “Din afyondur” sözünü, ideolojik bir hap gibi yutarak, “dinin hangi durumlarda afyon haline geldiğine” kafa yormaksızın dine mesafe koymak. Bir yandan “faşizme hayır” ve “tam bağımsız Türkiye” doğru söylemine karşılık, emperyalizmin türlü oyunlarına “bilerek ya da bilmeden” teslim olarak etnisiteye kapı aralamak ve “Rusçuluk, Sovyetçilik, Çincilik” ve hatta “Arnavutçuluk” gibi kavramlarla bir döneme damga vurmak.

Sağcılık: Solun tam tersi, yer yer dinine, yer yer milliyetine sıkı sıkıya sarılmış, “Ne ABD, ne Rusya, ne Çin. Her şey Türk'e göre ve Türklük için.” diyenlerle, “Tek yol İslam” diyenlerin aynı kefede tutulup harmanlandığı, yer yer iç içe geçtiği bir yapı…

Dikkat ederseniz, iki tasnifte de “patron” ya da “emek” diye bir şey yoktur. Bunun neden böyle yapıldığını düşünmek de size kalsın…

***

15 Ağustos 2009 tarihli “fikir mi önemli, kimin söylediği mi?” başlıklı yazısında sol kesimin marş tempolu besteleriyle ünlü bestecisi Zülfü Livaneli, aynen şunu yazıyor:

Bu ülke hakkında hiçbir şey bilmeyen ve kendini aniden İstanbul’da bulan bir yabancının sorularını cevapladığınızı düşünün.
Ve bu meraklı yabancıyla aranızda şöyle bir konuşma geçtiğini hayal edin.
Yabancı: Türkiye’de siyasal hayat nasıl?
Siz: Demokratik rejimle yönetiliyoruz. Meclis’te partilerimiz var.
Yabancı: Bu partilerin eğilimleri ne?
Siz: Sağcı parti de var, solcu parti de. Avrupa’da olduğu gibi.
Yabancı: Peki insan hakları, kültürel haklar, Avrupa Birliği gibi konularda sağcı partiler ne düşünüyor?
Siz: Sağcı parti Kürt sorununa evrensel insan hakları düzleminde bir çözüm geliştirmeye çalışıyor. Kan dursun diyor.
Yabancı: Ya solcu parti? Siz: O daha milliyetçi bir söylemi benimsiyor ve bu açılımın Türkiye’yi böleceğinden korkuyor.
Yabancı: Peki milliyetçi parti? Siz: O da aynı şeyi söylüyor.
Yabancı: Avrupa Birliği konusunda durum ne?
Siz: Orada da durum üç aşağı beş yukarı aynı. Sağcı ve din ağırlıklı parti AB üyeliğini savunuyor, sol ve milliyetçi partiler buna kuşkuyla bakıyor.
Yabancı: Ya azınlıklar meselesi.
Siz: Sağcı Başbakan “Azınlıkları Türkiye’den kovmanın faşizm olduğunu” söylüyor. Ruhban okulunun ve Ermenistan sınır kapısının açılmasını istiyor. Sol ve milliyetçi partiler bu girişimleri ağır bir dille mahkûm ediyor.
***
Bu konuşma sonunda o yabancının tepkisi ne olurdu acaba?
“Kusura bakmayın ama siz sağınızla solunuzu karıştırmışsınız. Çağdaşlık, demokrasi, AB, insan hakları, azınlıklar, kültürel haklar gibi solun savunduğu değerleri öne çıkaranı sağcı; milliyetçi refleksleri öne çıkaranları solcu ilan ediyorsunuz.
Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir gariplik yok. Önce terminolojinizi düzeltseniz” demez miydi?

»

 

Demez Zülfü Bey, demez! Çünkü o bahsettiğiniz ülkelerde “terminoloji” sizin zannettiğinizin aksine “ülke menfaati” odaklıdır. O ülkelerin sağcısı da, solcusu da “ülke menfaati” söz konusu olduğunda aynı safta yer almaktan gocunmazlar. Bu konuda farklı standartlarının olması, onlara garip gelmez. Solcunun da, sağcının da “dünyaya nizam vermek” gibi bir amacı yoktur, çünkü önce ve genellikle sadece kendi ülkelerini düşünecek kadar realisttirler.

Mesela Fransa’da sömürgelerden gelen bir yığın farklı milletten insanın yanı sıra “Fransız” milletini oluşturan onlarca farklı etnik grup da yaşar. Bunlara “sen Fransız değilsin, şusun busun, dilin var, onu konuş, bırak Fransızca’yı” diyerek yaklaşanlara solcu da, sağcı da aynı tepkiyle karşılık verir:

“Pis faşist!”

Ayrıca bu yapılanın (etnisite-etnikçilik) kanunen de ağır cezalara sahip önemli bir suç olduğunu herkes çok iyi bilir. Orada "Fransız Olmak", bir "erdem" olarak öğretilir ve bu öğreti asla "asimilasyon" olarak algılanmaz.

Türkiye’nin ekonomisi batıya teslim olmuş, ülkenin öz varlıkları bir bir satılmış, Atatürk’ün gençliğe hitabesindeki bütün uyarılar tek tek gerçekleşmişken, güney doğu feodalitenin elinde oyuncak olmuş, orada bu yüzyılda hâlâ hüküm süren "derebeyleri", bölge insanını her türlü sömürür durumda, bölgede "Türk olduğunu söylemek bile yok edilmek için yeterli bir sebep" haline gelmişken, "tevhid-i tedrisat" fiilen yok edilmişken, “etnikçilğe kucak açmayı” ve “AB’ci olmayı” hâlâ “solculuk zannetmek” en hafif ifadeyle polyannacılıktır.

Zaman, oyun zamanı değil… Çünkü karşımızdakilerin oynadığı oyun değil, gerçek!

 

 



590 defa okundu.
 


internet kitapçınız kitapyurdu.com'dan binlerce kitaba ulaşabilirsiniz.