| Günümüzde "Sağ" ve "Sol" |
|
|
|
| Yazar Alper Şirvan |
| Çarşamba, 02 Eylül 2009 00:45 |
|
“Sağcılık-solculuk” kavramını oraya atan batı, kabaca şöyle bir tasnif yapmıştır: Solculuk: Emekten yana olmak, sermayeye (tam karşı olanları da içinde barındırmakla birlikte) mesafeli olmak… Sağcılık: Patrondan ve sermayeden yana olmak, gelişmenin ancak böyle mümkün olacağını savunmak, emek kavramına duyarsızlık… Dikkat ederseniz, bu tasnifte “din, vatanseverlik, milliyetçilik” gibi kavramlar yok. Bu tasnif ülkemizde böyle yapılsaydı, acaba Türkiye gibi gelir seviyesi düşük, “emeğiyle” hayatını kazanmaya çalışanların çoğunlukta olduğu bir ülkede durum ne olurdu, düşünmek lazım… Bizdeki tasnif, kabaca ve özetle söylersek, nasıl yapıldı peki: Solculuk: “Din afyondur” sözünü, ideolojik bir hap gibi yutarak, “dinin hangi durumlarda afyon haline geldiğine” kafa yormaksızın dine mesafe koymak. Bir yandan “faşizme hayır” ve “tam bağımsız Türkiye” doğru söylemine karşılık, emperyalizmin türlü oyunlarına “bilerek ya da bilmeden” teslim olarak etnisiteye kapı aralamak ve “Rusçuluk, Sovyetçilik, Çincilik” ve hatta “Arnavutçuluk” gibi kavramlarla bir döneme damga vurmak. Sağcılık: Solun tam tersi, yer yer dinine, yer yer milliyetine sıkı sıkıya sarılmış, “Ne ABD, ne Rusya, ne Çin. Her şey Türk'e göre ve Türklük için.” diyenlerle, “Tek yol İslam” diyenlerin aynı kefede tutulup harmanlandığı, yer yer iç içe geçtiği bir yapı… Dikkat ederseniz, iki tasnifte de “patron” ya da “emek” diye bir şey yoktur. Bunun neden böyle yapıldığını düşünmek de size kalsın… *** 15 Ağustos 2009 tarihli “fikir mi önemli, kimin söylediği mi?” başlıklı yazısında sol kesimin marş tempolu besteleriyle ünlü bestecisi Zülfü Livaneli, aynen şunu yazıyor: Bu ülke hakkında hiçbir şey bilmeyen ve kendini aniden İstanbul’da bulan bir yabancının sorularını cevapladığınızı düşünün. »
Demez Zülfü Bey, demez! Çünkü o bahsettiğiniz ülkelerde “terminoloji” sizin zannettiğinizin aksine “ülke menfaati” odaklıdır. O ülkelerin sağcısı da, solcusu da “ülke menfaati” söz konusu olduğunda aynı safta yer almaktan gocunmazlar. Bu konuda farklı standartlarının olması, onlara garip gelmez. Solcunun da, sağcının da “dünyaya nizam vermek” gibi bir amacı yoktur, çünkü önce ve genellikle sadece kendi ülkelerini düşünecek kadar realisttirler. Mesela Fransa’da sömürgelerden gelen bir yığın farklı milletten insanın yanı sıra “Fransız” milletini oluşturan onlarca farklı etnik grup da yaşar. Bunlara “sen Fransız değilsin, şusun busun, dilin var, onu konuş, bırak Fransızca’yı” diyerek yaklaşanlara solcu da, sağcı da aynı tepkiyle karşılık verir: “Pis faşist!” Ayrıca bu yapılanın (etnisite-etnikçilik) kanunen de ağır cezalara sahip önemli bir suç olduğunu herkes çok iyi bilir. Orada "Fransız Olmak", bir "erdem" olarak öğretilir ve bu öğreti asla "asimilasyon" olarak algılanmaz. Türkiye’nin ekonomisi batıya teslim olmuş, ülkenin öz varlıkları bir bir satılmış, Atatürk’ün gençliğe hitabesindeki bütün uyarılar tek tek gerçekleşmişken, güney doğu feodalitenin elinde oyuncak olmuş, orada bu yüzyılda hâlâ hüküm süren "derebeyleri", bölge insanını her türlü sömürür durumda, bölgede "Türk olduğunu söylemek bile yok edilmek için yeterli bir sebep" haline gelmişken, "tevhid-i tedrisat" fiilen yok edilmişken, “etnikçilğe kucak açmayı” ve “AB’ci olmayı” hâlâ “solculuk zannetmek” en hafif ifadeyle polyannacılıktır. Zaman, oyun zamanı değil… Çünkü karşımızdakilerin oynadığı oyun değil, gerçek!
|



















